Panik bozukluğunun sebepleri kesin olarak bilinememektedir. Ancak, literatürde bazı sebepler üzerinde durulmaktadır.

Panik bozukluğunda erke dönem yaşam olayları

Erken dönemde ayrılık ve kayıplar gibi gelişimsel travmaların, çocukluktaki cinsel ve fiziksel istismarın ve yaşamdaki stres kaynaklarının başta panik bozukluk olmak üzere anksiyete bozukluklarıyla ilişkili olabileceği yapılan birçok araştırmada saptanmıştır.

Panik bozukluk tanısı alan hastaların % 34-54’ü 16 yaş öncesinde önemli bir kayıp ya da ayrılık öyküsü bildirmiştir. Çocukluk döneminde cinsel ve fiziksel kötüye kullanım öyküsü olan çocukların panik bozukluk yaşama riskinin yüksek olduğu gözlenmiştir.

Erken dönemde cinsel ya da fiziksel kötü davranıma maruz kalmanın panik bozukluğu hastalarındaki etkisi üzerine yapılan bir araştırmada, panik bozukluğu olgularının %8’inin cinsel, %12’sinin fiziksel kötü davranıma maruz kaldığı bildirilmiştir. 2005 yılında yapılan bir diğer araştırmada panik bozukluk hastalarının %9-10’unda cinsel travma yanında aile içinde fiziksel şiddete tanık olma veya maruz kalma, kendisi için önemli bir aile bireyini kaybetme veya kaybetme riski yaşama olayları dikkat çekmektedir. Erişkin panik bozukluk ve/veya agorafobik hastalarının %40-60’ında erken çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel istismar yaşam olayı olduğu bir diğer araştırmada saptanmıştır.

Hangi anksiyete bozukluklarının çocuklukta başladığı tam olarak belirlenememesine karşın erişkinlikteki panik bozukluk ve sosyal fobinin temellerinin daha çok çocuklukta atıldığı üzerinde durulmaktadır. Yapılan çalışmalarda çocukların olgunlaştıkça başta sosyal fobi olmak üzere anksiyete bozukluklarında bir artış gözlenmesi ve akrabalarında da daha fazla oranda anksiyete bozukluklarının bulunması, yetişkinlik dönemindeki panik bozukluk tedavisini olumsuz yönde etkileyeceğini düşündürmüştür.

Stresli Yaşam Olayları

Yapılan birçok araştırma anksiyete bozukluklarında olumsuz yaşam olaylarının tetikleyici bir rol oynadığını, majör yaşam olaylarının panik bozuklukta önemli bir etkisi olduğunu desteklemektedir. Panik bozukluğu olan hastalar ilk panik atağını stres verici yaşam olayından sonra yaşamaktadır.

Panik bozukluk hastalarında stresli yaşam olaylarının etkisi üzerine yapılan bir araştırmada, olguların 2/3’ünde, hastalığın başlamasından önceki altı ay içinde stresli yaşam olaylarının olduğu bildirilmiştir. Bu stresli yaşam olayları görülme sıklığı dikkate alınarak şu şekilde sıralanmıştır:

  • sevilen bir kişiden ayrılma ya da ayrılma tehditi yaşama,
  • iş değiştirme,
  • gebelik,
  • göç,
  • evlilik,
  • okuldan mezun olma,
  • yakın bir kişinin ölümü,
  • fiziksel hastalık.

Bu konuda yapılmış bir başka araştırmada ise panik bozukluğu hastalarında %80 oranında ilk panik atağı öncesinde stresli bir yaşam olayı yaşadıkları saptanmıştır. 57 panik bozukluğu hastası üzerinde yapılan bir çalışmada, hastaların %84’ünde ilk panik atağı öncesindeki altı aylık sürede stresli yaşam olayının bulunduğu belirtilmiştir. Bu yaşam olaylarının %17’si işle ilgili sorunlar, %17’si yakın bir kişinin ölümü, %14’ünün ise sevilen bir kişiden ayrılma olduğu bildirilmiştir. Bu tür erken ve kontrol edilemeyen olumsuz yaşam olayları ilerleyen dönemlerde gelişecek anksiyetenin psikolojik ve nörobiyolojik temelleri olarak değerlendirilebilir.

Paniğin başlaması genellikle çevresel ve psikolojik faktörlerle ilişkilidir. Düşük sosyo-ekonomik düzeyin daha fazla stresöre maruz kalınmasına neden olacağı bildirilmiştir.

Stresli yaşam olayları ile genetik yatkınlık etkileşimi sonucunda panik bozukluğu hastalarının, temel anksiyete, depresyon ve somatizasyon skorlarının yüksek olduğu da diğer sonuçlar arasındadır.
Kronik stresörlerin varlığı panik bozukluğunu kötüleştirir, yakın zamanda gerçekleşen bir kayıp ya da ayrılık da panik bozuklukta depresyon komorbiditesi oluşması riskini de arttırmaktadır.

Ayrılık Anksiyetesi

Çocukluk döneminde yaşanan ayrılma anksiyetesi bozukluğu, yaşamın ilerleyen döneminde panik bozukluğun gelişmesinde risk oluşturmaktadır. Farklı çalışmalar sonucunda erişkin döneminde görülen psikiyatrik bozukluklar ile çocukluk döneminde ayrılma anksiyetesi bozukluğu arasında ilişki olduğu bildirilmiştir. Panik bozukluk hastası 115 kişiye geriye dönük yapılan bir araştırmada, bu hastaların %22,6’sında çocuklukta ayrılma anksiyetesi bozukluğu yaşadıkları saptanmıştır. Panik bozukluk hastası anne babanın çocuklarında ayrılma anksiyetesi bozukluğunun, kontrol grubundakilerin çocuklarından daha sık olduğu gözlenmiştir.

Erken dönemde yaşanmış ayrılığın ya da ayrılık anksiyetesinin panik bozukluğun gidişi üzerinde de etkisi olduğu saptanmıştır. Tweed ve arkadaşları 1989 yılında yaptıkları bir çalışmada 10 yaş altında annesini kaybeden ya da ailesinden ayrılan kişilerde panik bozukluk riskinin arttığını göstermişlerdir. Bir başka çalışmada panik bozukluğu hastalarında ayrılma anksiyetesi bozukluğu %18-29 arasında olduğu bildirilmiştir. Panik bozukluk ile ayrılma anksiyetesi arasındaki bağlantı hala çok net olmasa da çocukluk yaşamında ayrılma anksiyetesi olsun ya da olmasın, erişkin panik bozukluğu olan hastalarda “ayrılma duyarlılığı” yaygın biçimde yaşanmaktadır. Panik bozukluk hastaları yakınlarından ayrılmakta zorlanmakta, yakınlarını kaybetme ya da onların hastalanacakları düşünceleri bulunmaktadır.

Bilişsel Kuram

Bilişsel bakış açısına göre insanların çevrelerinden gelen bilgiyi yorumlama şekli önemlidir. Bazı insanlar pek çok olayı olumsuz bir biçimde yorumlayarak kendilerini kaygılandırmakta ve çevresel uyarıcılarla tetiklenen olumsuz düşünce ve imgeler sürekli bir tehdit ve güvensizlik yaşatmaktadır.

Panik atakları sırasında ölmekten, kontrolünü yitirmekten ve çıldırmaktan korkma gibi bilişsel semptomların olması hastalığın ortaya çıkmasında bilişsel etkenlerin rolü olabileceği kuramlarının ortaya atılmasına sebep olmuştur.

Panik bozukluğun etkili bilişsel kuramlarından biri, Clark tarafından ortaya atılan, panik bozukluğun bedensel duyumların hatalı yorumlanmasıyla ortaya çıktığı bulgusudur. Bu model, panik nöbetleri sırasında ortaya çıkan baş dönmesi, çarpıntı, nefes alma güçlüğü gibi bazı fiziksel duyumların, felaketleştirici şekilde yorumlanmasından kaynaklandığını varsaymaktadır. Çarpıntılar genellikle kalp krizi, soluk alıp verme güçlüğü ölüm habercisi olarak yorumlanarak gerçekte olduğundan daha tehlikeli algılanmaktadır. Bu katastrofik inançlar anksiyete artışına ve dolayısıyla daha fazla bedensel duyuma neden olmaktadır. Oluşan bu kısır döngüyle yeni panik ataklar ortaya çıkmakta ve çoğu zaman kaçınma davranışıyla sonuçlanmaktadır.

Bilişsel modele göre, duyumlar her seferinde anksiyete nedeniyle ortaya çıkmamaktadır. Bazen heyecan yaşandığında ya da kahve içildiğinde de kişi fizyolojik uyarılmasını yanlış yorumlayarak tehlike sinyali olarak algılayabilir ve panik nöbeti yaşayabilir. Kişi bedensel duyumlarını, özellikle panik atak belirtileri ile uyumlu olanları daha çabuk algılar. Panik ataklarının yineleyici doğası nedeniyle ve bazı bilişsel süreçlerin devreye girmesiyle, hastalar tehlikeli olarak niteledikleri durumlardan kaçınarak; panik atağı ve beklenti anksiyetelerini azaltmayı öğrenebilirler.

Psikodinamik Kuram

Psikanalitik kuram, kronik kaygıyı, ego ile id dürtüleri arasındaki bilinçdışı çatışmaya atfeder. Bu dürtülerin genellikle doğaları gereği cinsel ya da saldırgan dürtüler olduğu ve erken çocukluk döneminde oluştuğu kabul edilir. Cinsel ve saldırgan dürtüler kendilerini ifade etmeye çalıştıkları sırada ego bilinçdışı olarak cezalandırılmaktan korktuğu için buna izin vermez. Alt benlikten kaynaklanan dürtülerle üst benlik yasaklarının çatışması sonucu oluşan duygu, benliğin ego bastırma olarak bilinen savunma mekanizmasıyla giderilmeye çalışılmaktadır. Öfke ve saldırganlık gibi kabul görmeyen duygular bastırılmaktadır. Ancak kişi bu duyguları bastıramazsa kontrolünü kaybedeceği ve benliğinin parçalanacağı duygusu yaşamaktadır.

Bu noktada ise devreye giren anksiyete ve panik atakları yardımıyla, kabul görmeyen duygular bilinçdışına çıkmaması için bastırılmaktadır.

Psikanalitik kuramlar, panik nöbetlerin anksiyete uyarıcı dürtülere karşı başarısız bir savunmadan kaynaklandığını ileri sürer. Agorafobinin ortaya çıkmasında çocuklukta ebeveyn kaybı ve ayrılma anksiyetesi öyküsü önemlidir. Toplum içinde yalnız kalmak, terkedilme ile ilgili çocukluk anksiyetesini tekrar canlandırır ve kişi bastırma, yer değiştirme, kaçınma ve sembolizasyon gibi savunma mekanizmalarını kullanır. Çocukluk döneminde yaşanan örseleyici bir ayrılma çocuğun gelişmekte olan sinir sistemini etkileyebilir ve erişkinlikte anksiyeteye eğilimli hale getirebilir. Belirli çevresel stresörlerle hazırlayıcı nörofizyolojik zeminin etkileşimi sonucunda panik nöbet ortaya çıkabilir.

Genetik Açıklamalar

Çeşitli araştırma sonuçlarında farklı rakamlar sunulmakla birlikte diğer anksiyete bozukluklarında olduğu gibi panik bozuklukta da hem genetik yatkınlığın hem de benzer çevresel koşullara maruz kalmanın panik bozukluk riskini yükselttiği bilinmektedir. Anksiyetenin insanda genetik kontrol altında olduğunu gösteren kanıtlar bulunmaktadır. Anksiyete olgularının birinci derece akrabalarında görülme oranı %10.7 ile %20.5 arasında değişebilmektedir.

Yapılan bir çalışmada panik bozukluğu hastalarının akrabalarında, panik bozukluğun normal popülasyona göre 4-7 kat daha fazla görüldüğü saptanmıştır. Olgu sayısının az olması nedeniyle kesin sonuca varılamamakla birlikte yapılan ikiz çalışmaları da panik bozukluğunun gelişmesindeki genetik etkenlerin rolünü destekler niteliktedir. Aile ve ikiz çalışmalarında panik nöbetleriyle giden şiddetli anksiyete bozukluklarında, hafif olanlara göre genetik etkinin daha büyük oranda olduğu bildirilmiştir. Panik bozukluğunun tek yumurta ikizlerinde birlikte görülme oranının, çift yumurta ikizlerinden daha fazla olması kalıtsal bir yatkınlığa işaret etmektedir.